xDerin Sular 15 Yok Nedir

Bayağı meşgûl olduğum bir sırada arkadaşlarımdan biri kısa mesajla bana “Yok nedir” diye sormuştu. Cevâbı oldukça kısa sürede yazıp gönderdim:

“Ağabey, ‘yok’, olmuş, olmakta ve olacak tüm var’ları içeren küllî var’ın zihinlerimizdeki idraksizliğinin ifadesi. Yani gerçek ve mükemmel potansiyel bir oluştur.”

Gönderdim ammâ dakikalar geçtikçe beni bir sıkıntı aldı. Hani, cevap hiç de fenâ durmuyordu ama biraz daha düşün beni diyordu sanki. Biraz daha…

Vardır yoktur tartışmaları…
Bir şekilde bitebilir -bitmesine-, bir daha açılmayabilir mi?
Belki bir şekilde, belki birkaç kere bitebilir, ama tekrar tekrar açılıp duracağını kestirmek güç değil. Hadi o açılagitsin ama bitebilirse eğer, bugün nasıl biter?

Utakarantakinostitus.

Bu ne midir? Ben de bilmiyorum. Doğrusunu isterseniz az öncesine kadar da yoktu. Fakat sizi temin ederim, şimdi var. Mâhiyeti müphem olsa da artık hayatınızda Utakarantakinostitus diye bir şey duymadığınızı söyleyemezsiniz.

Fakat, gelin kısaltalım adını. Kim koyduysa fazla uzun olmuş. Uk olsun.

Tamam, artık bir Utakarantakinostitus’umuz var da, iyi mi ettik kötü mü bilmem… Biri tutup bize Uk’u sorsa ne diyeceğiz? “Arkadaşlar, biz bilmeden bir iş ettik, gelin kafa kafaya verip bunun kılıfını da uyduralım” mı?

Şimdi, Uk mesela, uzun olmalıdır değil mi? Yedi kollu olsa gerek. Üç beş de ayağı olabilir -meselâ-. Gözsüz olsun bu. Kafası da karnında veya çok değişik, dokuz köşeli olsun, hattâ bu şey, kafasının üstünde yürüyor olsun.

Ağabey ne yapıyoruz yâhû? Buna inanmayacaklar ve Uk yoktur diyecekler.

Devam: Ensede kulak, kuş kanadı gibi -fakat şaklamadan helikopter gibi dönen- beş kanat.

Bu Uk beni de şaşkına döndürdü, olmayası bir şey oldu gitti doğrusunu isterseniz. Birlikte biz bu Uk’umuzu öyle alladık pulladık ki son hâlini baştan bizim bile kestirmemiz mümkün değildi. Gel gelelim, son hâli hiçbir zaman kestirilemez bir şey de olamadı.

Ben bu ağabeyimi genellikle biraz sonradan anlarım. Bu defa anladığım da şu olmuştu: Biz bu Uk’a zaten bildiğimiz, gördüğümüz veya duyduklarımızdan tamamen bağımsız hiçbir biçim verememiştik. Tasarladığımız her yeri eninde sonunda mevcut bir şeyin uyarlanmış hâlinden başka bir şey olamıyordu. Mevcut herhangi bir organa benzemeyen bir şey tasarladığımızda bu defâ o organa yapacak bir iş bulamıyorduk. En garibinden, “anten falan” diyebiliyorduk, o kadar.

“Koçum bak şunu anlamamız gerekiyor” (Hep böyle konuşur) “Mâdemki bir şekilde idrâkimizde evvelce yer etmemiş herhangi bir cismi tasarlayamıyoruz, meselâ renk yerine ‘menk’ diye yepyeni bir özellik yakıştırdığımızda onu somutlaştıramıyoruz, o halde tasarlayabildiğimiz her şey idrâkimizde evvelce yer bulmuş bir şey olmalıdır.”

Bu çok açık. Değil mi?

Çok açık da, bu benim ne işime yarayacak? Ben bir saattir seni materyalistlere malzeme bul diye mi dinliyorum, kulaklarımı iki açmış?

“Hayır, bilâkis onlar kendi işlerini bitirdiler. Aslında ne yapmakta olduklarının farkında bile olmadan varlığı ve hattâ yokluğu üzerinde tartışılan herhangi soyut veya somut bir şeyin gündeme geldiği anda tartışmanın konusu olmaktan çıkmış olacağını göremediler. Aslında, düşünce ve beynin çalışma metodu bakımından bütün iddiaları doğrudur. Bu sebeple de somutlaşabilmiş, yani söylendiğinde mevcut diğer şeylerden hiçbirine benzemeyerek ayrılabilmiş her şeyin bir şekilde ve bir yerlerde ama muhakkak varlığını ‘reddederek’ kendileri ispat etmiş oldular.”

Müthiş değil mi? Bir seferde, hem de karşı tarafın sırtına yükleyip işi bitirmişti…

Değil…

En azından müthiş değil.

İnanmazsanız o ‘karşı tarafa’ bir sorun: “Masa var mıdır? ”, “Amerika var mıdır? ”, “Akıl var mıdır? ”, “Ruh var mıdır? ”

Bir kısmı kolay: “Masa elbette vardır. Sanki sen hiç masa görmedin mi? ” dersiniz. Nasılsa görmüştür. (Görmek nedir diye tutturmayın, bu iş uzar) Dolayısıyla bu tartışma iki saniyede biter. Onun aslında bir masa olmadığını söylemeye çalışsa bile üzerinde masa olmadığı biçiminde bir tartışmanın süregittiği bir şeyin varlığı kesinlik kazanır.

Amerika’ya gelince, son günlerde bu da bayağı bir kolaylaştı. Eskiden tutturabilirdiniz; “Ne biliyorsun kardeşim herkesin söz birliği edip sana yalan söylemediğini” diye. Nasılsa G. Orwell, bunun için gereken aklı roman yazayım derken bir sürü insana vermişti. Ama şimdi gideriz, hiç değilse yüz kişiden birinin kafasına olmasa bile yakınlarına düşmüş bombaların (Not: Aklı karışanları patlamayabilir) üstündeki U.S. harflerini gördüklerini söylerler ve bu iş de orada biter.

Akıl dedim de, akıl aslında üçüncü kademe ve biraz daha zor karar verilmesi beklenen bir kavram iken kimsenin hiç şüphe etmediği şeyin bu olduğuna hep şaşmışımdır. Ne hikmetse bu akıl herkesin öncelikle kendinde muhakkak, başkalarında belki ve belli ölçülerde bulunabileceğine inandığı bir şeydir.

Zaten ağabeyim de demişti “bu konuları tartışma, işe yaramaz” diye.

Büyük ninem de, ya kendisi ya da duyduğu bir başka büyük nineden rivayetle dermiş ki: “Bu dünyada nazar değmeyecek tek şey akıldır. Çünkü kimse kimsenin aklını beğenmez.”

Selçuk Bekar

Sosyal AğTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Share on LinkedIn

Bir Cevap Yazın